Ben hanginizdim?

Bu sınırlar içerisinde içimde olan insanla yaşamaya kalkarsam, muhtemelen bu toplum günün birinde sonum olacak. O yüzden aslında biraz da benliğimden ödün veriyorum yaşayabilmek için. Neyse geçen kendi fotoğrafımı çektim, diş fırçası köpüklerinden kirli bir aynada. Hiç yakışmadım deklanşöre. Sığamamışım, adeta taşmışım sanırım geçmişte yer almayı beceremiyorum. Ama şu da gerçek, fotoğraflamak o an içine sıkıştırmaya çalıştığımız bir eylem. Biz ne kadar o anın iplerini salarsak sanki o kadar elem ve ızdırabı da koyverecek gibiyiz. O yüzden kıyıda köşede kalmış incelikleri, gözümüzü iki kere kırpıp çekmek daha kolay geliyor .Hafızam iyi değil ama etkileyici şeyleri anlık saklayabilirim. Bu arada anılarımızı hatırladığımızda, neden üçüncü şahsın gözünden gibi canlanıyor aklımızda? 

Burda bir bilinen olarak değil bilmediğin bir şehrin, bilmediğin bir caddesinde, dokuz katlı bir apartmanın çatı katında bir dostun olarak yerimi aldım. Benim merceğim kalındır, bende kendini büyük görebilirsin sevgili dost. Ona yaklaştığında silüetlerden de adem-i vücuttan da ayrıldığını görebilirsin. Öyle geliyor ki bedenden ayrıldığında sen de en güzel pozunu vereceksin kirli aynalara, belki de kalü belada bir ruh senin ruhunla tanıştığında “işte bu benim!” diyebilmiştir. Karşına kalın bir mercek değil de bir insan koyduğunda, yani en güzel manzaralara karşı değil de yıkılmış bir virane şehre karşı döndüğünde, gök yarılacak ve insanlar korkuyla bir teşebbüse uyanacak.

Bizi biz yapan şeylere sımsıkı sarılmak da lazımken artık içimize doğru bir kağıttan daha fazla kez katlandığımızdan, kendimize katlanamıyoruz. Kendime takatim kalmadı artık. Çoğu zaman hissettiğim, toplumla aramdaki bu uçurumdan ve aidiyetsizlikten dolayı, toplumu koca bir insan yığını olarak görüyorum artık. Kafamın içinde adeta birbirine değmeden yürüyen, her adımı tepeme binen bir insan yığını var. Gece bir kadın gibi yatağıma uzanmış beni beklerken kaydediyorum tüm bunları. Artık o kadına sarılıp bacaklarını sarmak ve yok olmak istiyorum karanlığında. O zaman geçsin bunlar kayda: Bu toplum, bu topraklar tedavisi olmayan bir hastalıktır bunu bir hekim olarak söylüyorum evet. Bu toplumun bir gün sonumuzu getireceği kaygısıyla değerlerinden, göreneklerinden, ortak hikayelerinden, milliliklerinden kısaca buraya aidiyet duyuran her bir anlam ya da kavramından kendimi çekip çıkarıyorum, istifa ediyorum bir nevi. Bu kalabalık insan yığınının fert fert vicdansızlığı ve genel geçer zorbalığı kendine düstur edinmesinden tiksindim.

Türkiye’de hekim olmak. Buna değinmeden Türkiye’de herhangi bir şey olmayı tahayyül edelim sevgili dostum. Herhangi bir şeysin. Bir pet bardaksın. Sahilde piknik yapıyorlar, kullanıyorlar. Sonra umarsızca bırakıyorlar sıçtıkları bok gibi. Mesela bir mahkumsun. Kendi yasaları, kendi uydurma suçlamaları ile senin hakkına gasp ediyorlar. Hayatını elinden alıyorlar. Evet Türkiye’de hekim olmak bu iki örnekten hallice. 6 sene bu bölümü bitirmek, sürekli korkuyla, psikolojik gerginlikle sınayan öğretim üyesi takımını memnun etmek için uğraşırlar. Sonrasında mezun olurlar. Bu sefer devlet biner tepelerine. İtin öldüğü bir vilayetin bilmediğin bir coğrafyasında 2 yıl orospuluk yapacaksınız, al bu da harçlığınız der. Onlar da sadece tamam derler, giderler. Sonra bir bakarlar ki hasta kılığında gelen sözde hasta sayısı günlük 300’ü aşıyor, insanlar bırak kendilerine saygısı olmayı, birbirlerinin hakkına girip sürekli doktoru taciz ediyor sonra. Bunla kalmayıp başhekiminden devlet bürokrasisindeki at kafalılara hepsi cahillikleriyle hökürüyor. 24 saatlik nöbet sonrası koyulan mesai ile birlikte 36 saatlik bir iş yaparken yüzleri düşüyor, hayattan lezzet alamıyorlar, ömürleri kısalıyor, tc yaşama arzularını emiyor. Sonra doktorlar intihar ediyor, hasta yakını dediğimiz haydutlar tarafından öldürülüyor, devlet tarafından sokağa atılıyor, meslektaşları tarafından mobbing kurbanı oluyor. Olan oluyor. Ben insanı yaşatmak için yaşamak düsturu edindim sevgili dost. Ben büyük idealler doldurup terli ceplerime yola öyle çıktım. Ama bu lanet toplum, bir karabasan gibi geldi ve oturdu her şeyin üstüne. 

Bir keresinde bana birisi “Geçmişe yakışıyorsun ve geleceğe de. Ağırbaşlı yazıyorsun. Bu şekilde aradan sıyrılmak, başkalarının yaptığı asfaltlardan gitmeyip, tozda toprakta yürüyüp, ayak izini belli etmektir.” demişti. Ancak saçma mı gelir bilmem, ruhum apayrı bedenimden, olduğum yaşadığım yerden başka bir yerde. Ama beceremiyorum, ruhumu evime döndüremiyorum. Bir şeyler deniyorum. Değdiğim her çiçek açıyor mu yoksa bahçemde yangınlar mı çıkıyor anlamıyorum. Biri bana dese ki bu mecrada, yazı yazamıyorsun burası sana göre değil, derhal çeker giderim. Ama hissediyorum, yazmak insana yol oluyor, yolunu bulduruyor gibi geliyor bana, o yüzden de yazmaya devam ediyorum. Kafamın içinde yürüyen ağırlığıysa, tabut gibi ben taşıyorum, neden taşıdığımı bile sorgulamadan. Böyle olunca sıkışıyorum aklımın iplerini daha da sıkı tutuyorum, kaçarsa benden bilirler diyerek.

Bu ülkede toprakla uğraşabilmek, onunla bir hayat sürebilmek, işin romantikliği bir yana verdiğin emeklerin karşılığını alabilme beklentisi yaratıyor. Toprak verecek mi ektiğini? Yoksa küfür eder gibi hakkına mı çökecek? Bu sorularla yaşamak büyük bilgelik ister. Anneannemin karışık meyve ve sebze ağaçlarından, bostanlarından bir bahçesi vardı, yerine blok blok evler yapılmadan önce. Çocukken tırnaklarımın arasından toprak temizlemek bile rahatlatırdı. Anneannemi özledim. O da toprak oldu kendi evinde bir gün bile yaşayamadan. Toprağın altında olmak korkuturken, orda olanları hatırlayınca ayak sürümüyor insan. Sence de öyle değil mi sevgili dost?