Bir Ölünün Hatıra Defterindeki Son Sayfa

Yıllar önce bir kar zamanı kırılmıştı en son kalbim. Kuvvetli bir ses yankılanmaksızın titretmişti kulak zarımı. Kalın bir düdüklü tencere tok bir sesle ortadan ikiye yarılmıştı sanki. Büyük döngünün değirmencinin kızıyla başladığını zannediyordum o zamanlar.

Kanserli İstanbul karına verdim kendimi. Çamurlu Bağcılar sokaklarına. Soğukta ağlayınca insan hissetmiyor göğüs kafesindeki sancıyı. Mide bulantılarım yoktu fakat henüz. Saatlerce caddelerde dolaştım. Saatlerce kirli karlı, çamurlu sokaklarda ağladım. Saf alkol acımı dindirir umuduyla ve saf alkol niyetiyle epey kötü çaylar içtim. Çay içerken gizledim fakat ağladığımı. Bağcılar çaycılarına yakışmazdı çünkü bu ağlamaklı acı.

Bir çok yüz gördüm sokaklarda. Belki bir kız yüzü gördüm bana çok benziyordu. Bir an. Gördüm ve geçtim sandım. Belleğime kazındı ancak aklımda kalmadı sonra yüzü. Belki hiç görmedim. Belki hiç karşılaşmadım. Belki de; sadece buna inanmak istedim şimdi düşününce.

O gün şuna kanaat getirdim; kilometrelerce yol tepmiş olmak, uzaktan aşkı yaşatmak, kötülükleri örtmekte gece gibi olmak, insanların eksiklerini kendi çabalarınla kapatmak ve bir başkasının hayatına özgülemek kendini bu içi geçmiş dünyada, dünyanın en saçma yaşam biçimiydi. Yani devir Sadri Alışık beylerin devri değildi. Erol Taş olmak ve o kaba kahkahayı en sevdiklerinin bile yüzlerine acımasızca savurmak gerekti.

İnsan beklentilerle büyür. Hep bir beklenti içinde karşındakinin damarındaki kanını bile almak ve böylece sonsuz iktidar sahibi bir vampir olarak mutlu mesut yaşamak mümkündü. Uzun zaman kalp ağrıları ve ağlamaklarla caddelerde dolaştım. Mide bulantılarım hala yoktu. Yapabildiğim en büyük kalkınma planı buydu. Vicdan, şiirlerimde yaşamaya devam edecekti fakat artık bir vampir olarak aranızda olacaktım.

Çiçeklerin en güzeli olan ama bir kız olarak çok da güzel olmayan Manolya isimli bir kızla tanıştım. İçimdeki tüm kötülükleri, tüm kötü kahkahaları ve bir insanım hayatını zehredecek tüm beklentileri ona yöneltecektim. Hazırdım. Fakat çiçeklerin en güzeli olan kızın kalbi delikti. Üzüldüm. Üzülmemeye karar verip derhal ceketimi aldım ve yine Bağcılar sokaklarına bıraktım kendimi.

Sonra E. Hanımla tanıştım. Ve sonra P. Hanımla aynı planlar dahilinde. Yani vampir olarak aranızda olmak fikriyle. Bir kısım anlarda başarılı olduğumu hissettim. Bir kısım anlarda tebrik ve takdir ettim kendimi pahalı biralar ısmarlayarak kendime. Yıllar önce kalbim kırılmış fakat artık kırılacak bir kalbim olmadığını hissederek daha emin yaşayabiliyordum. Bu; şairin dediği gibi kılıçsız ve korkusuz olmak gibiydi.

Sonra bir bahar günü kalbim olduğunu hatırladım. Buna üzülmeli mi sevinmeli miydim? Ben sevinmeyi tercih ettim. Ne büyük ahmaklık. Yıllarca didinip inşa ettiğim kalpsiz krallığı ve nimetlerini bir çırpıda terkettim. Doğal bir sarhoşluk hali gibiydi. Hissedebiliyordum. Ahmakça sevinmeyi seçtim. Halbuki hissetmek acı duymanın önünü açacaktı.

Güzel bir sonbahar günü(dünyanın en güzel sonbahar günü olmalıydı bu) kalbimin hala kırılabildiğini gördüm. Kalbi olmak insana kokuşmuş bir yaşamı da beraberinde getiriyordu çünkü. Evet kokuşmuş bir yaşam. Medeniyete öykünen açgözlü Ortadoğu halklarının yaşamıydı bu. Yalanları yüksek sesle doğrulaştıran, gece inince yatağını herkesle paylaşan ama gündüz ahlak bekçisi kesilen, ayıpladığı yaşamı yaşamaktan çekinmeyen, gözyaşını yok yere harcamaktan geri durmayan bir yaşam. Kokuşmuş bir yaşam. Kronik mide bulantıları burada başladı sanırım.

Ve sonbaharın ardındaki kış günü kalbimin daha sert kırılabileceğini hissettim. Öyle ya bıçak ne kadar derine inerse o kadar acı verirdi ve baharla kış arasında bıçak ziyadesiyle derine inmişti. Ama kalbi olmak insanın kokuşmuş bir hayatın kokusunu almasını bile engelliyordu. Koku alma duyum sadece onun boynundaki kokuyu duyumsamak için vardı sanki. Ama bu canavarı yaratan da bendim ve o canavar kalbimdi.

Ve bugün yani yıllar sonra göğüs kafesimin içine atom bombası atılmıştı. “O canavarın ölmesi için başka seçeneğimiz yoktu” açıklaması yaptım BM Genel Kurulunda. Uluslararası kamuoyu sonuna kadar hak verdi bana ilk oturumda. Kalpsiz bir krallık kurup yeniden bayındırlamış bir hayat kurmak için İsviçreli bilim insanları ve İsviçreli olmayan bilim insanları önderliğinde çalışmalara başladım. Atom bombasının kalbimle beraber tüm bedenime etki ettiğini söylediler. Yani artık bir x’tim. Bir bilinmeyen, acı vermeyen söyleyişle. Bir ölü, gerçekte.

Fakat yaşam belirtisi yok olmadan önce son gördüğüm yüz, yıllar önce Bağcılar’da kirli karlı sokaklarda yürürken gördüğümü sandığım bana benzeyen kızdı. Böylece büyük döngü tamamlandı. Atom bombası Bağcılar sokaklarında belli belirsiz karşılaştığım ya da öyle zannettiğim bir kız tarafından yeniden canavara evrilen kalbimin ve o kızın öldürülmesi için atılmıştı.

Belki de.

Sadece buna inanmak istedim.

İşte tam da burası için yazmıştı başka bir şair bu satırları; “ben öldüm usta bi sefer adım gibi aklımda o sabahı bulamayışım ah ulan sen nasıl bilmezsin.”