BOZKIRDA GEVEZELİK

Yıldızları izlemek, dilekler tutmak, iyi hayaller kurmak, hayatın güzel olacağına inanmak… Sanki çocukluk zamanlarımdan kalma sesimi kaydettiğim bir kasedi dinler gibi bunları düşünmek. Ama öylesine uzakta olduklarını öylesine keskin bir gerçeklikle biliyorum ki şimdi. Yine de seviniyorum hala bunları yapan birilerine rastlayınca.

Evet aslında bu hayalperest sanılan ancak bence çok gerçek olan söylemlerin, insanın bünyesinde pozitif etkileri olduğunu düşünenlerdenim. Ne güzel değil mi? Buluşabileceğimiz başka bir yer var demek ve o yerin yıldızlı gökyüzü olması. Buna inanınca yaşamak bir sancı olmaktan çıkıyor.

Fakat çok kez aklıma şu takılıyor; çocukken hissedip anlatamadığım şeyleri şimdi anlatıp hissedememem çok acı değil mi?

Yine gevezelik yapmış olabilirim. Belki de yeryüzündeki işim budur. Aslında yeryüzünde insanların dertlerini, sıkıntılarını bana ödedikleri para karşılığında satın alırım. Onlar yerine dert eder, geceleri uykusuz kalır, işi bir çözüme kavuşturmaya çalışırım. Hafta içi bir çok kez cübbeli hakimler dileklerimi ve taleplerimi reddederler. Ama yılmak yakışmaz derim. Yine talep eder yine reddedilirim. Bu sonsuz döngü içinde kazanan olmaz. Kaybeden de.

“Kendini kendine ifade etmek ve sonra o satırlarda kendini izlemek.” Muazzam bir geri dönüş değil mi? İnsanın kendi kendine dönüşü. Kendi kendini uzaktan seyri. Kendi içindekileri dinleyip belki kendiyle dertleşmesi. Böyle de bakacağım yazdıklarıma. En eskilerine bile. Belki o günlere bir seyahat düzenlenir içimde. Biletleri karaborsaya düşer, ben en sevdiğim düşlerimle en ön koltukla giderim ilk gençliğime. Çekilişler düzenlerim benimle gelmek isteyenler için.

Ama yaşı genç zaman hayalleri bunlar. Saat yirmiüçkırkaltı ve elektrikler gitmedi hala. Yıldızlar yok, hayaller yok, bisikletim yok. “Onlar” diye bahsettiğim ve hep hor gördüğüm şehrin insanları gibi oldum artık. Basit şeylerle sevinme numaraları yapıp basit kavgalarda yenildim. Tam da şehrin insanı gibi kendimi basit hislere teslim ettim. Üzüldüğümde kendime yeni bir saat aldım. Yalnız kaldığımda kendimi derinliği olmayan gündelik arkadaşlarıma teslim ettim. Sinirlendiğimde sinematografik krizler geçirip ceketlerimi ve gömleklerimi yırttım.

Ve artık oradaydım. Hislerin yavan bir söyleyiş olduğu meydanda. Şiirler artık ağzıma yakışmıyordu. İncelikli düşünceler üzerimde emanet duruyordu. Beynim sanki eritilmiş bir plastikle doldurulmuş gibi fokurduyordu ama fikir barınmıyordu. Göğüs kafesimin içinde kıpırdayan bir yürek belirtisi yoktu. Kargalara imrenerek bakmıyor, bulutlardan şekiller yaratmıyor, dalgalanan denizlere hayretlenmiyordum. Güzel şarkılar keşfedemiyor, şiirlerime tını yakıştıramıyordum.

Her neyse.

Bir şair arkadaşım vardı. Bir şiirinde şöyle demişti;”Ah ulan ne oluyorsa ulu orta ne oluyorsa birdenbire

ve bir altı patlar niyetine yanımda Turgut şiiri.”