Hacopulo ve Papyon

“yağmur gibi fransızca konuşacaktık
bulut gibi türkçe ağlayacaktık
biz, iki çocuk kalacaktık, büyürsek
dokunur diye gözlerimiz o güle
konuşmadık
ağlamadık
dokunmadık
biz, iki çocuk…
kalmadık!
 
keşke burada olsaydın 
keşke burada olsaydım”

Screenshot_20181118_102123

“Seni tanıdığım vakit Beyoğlu’nda buz kesiyordu lanet bir yağmur ve Hacopulo’nun bel kemiğine tehdit sandalyelerinde tuhaf şeylerden bahsediyorduk”

Sana yıllar evvel yazdığım bir mektuba böyle başlamıştım. Hikayenin geri kalanına dair kolayca ahkam kesebilecek toyluktaydım o vakitler. Hatırlarsın. Sarhoş gençliğin delişmen kahkahalarını karda mahsur kaldığımız evin arka bahçesinde keşfetmiştik. Sonra sen, uzun bir yola çıkacaktın. İstanbul, boğucu yaz akşamlarına hazırlanıyordu. Sokaklardan geçip kıyılara iniyorduk. Seninle ben, kentin bütün kıyılarına inmekle meşhurduk kendi kısa tarihimizde. Sonra sen, uzun bir yoldan dönecektin, dağınık yalnızlıklardan ve rock’n’roll tövbelerden dönecektin, dönecektik beraberce bir yoldan, bir hastanenin acil servisinde mütemadiyen sigara içecektik. Sonra, yani tüm bu seferlerden ve kıyılardan, cenaze merasimlerinden ve Cihangir merdivenlerinden sonra, yatağını bulmuş bir nehir gibi huzurla başımızı yastığa koyabiliriz artık diyecektik.

Bir Mayıs günüydü. Erik ağaçlarının altından yürümüştük yanyana. Hatırlarsın. Yan yana bir fotoğrafta gülmüştük bile. O gün, uzun seferlerden, gitmeklerden, hiç bahis açmamıştık. Var olmuştuk o bahar zamanı, bir an, yanaklarımızı şişiren yeşil ekşi eriklere aldırmadan gülmüştük.

Karaköy İskelesi’nde mi sarılmıştık en son birbirimize? Hatırlarsın. Senin üzerinde deri ceketin vardı. Biraz önce en berbat çocukluk anılarımız saçılmıştı masaya ve kadınlarımızla biz, katıla katıla gülmüştük tüm bu olanlara. Var olmak böyle bir şey olsa gerek diye düşünmüştük. O akşamın üzerinden kaç gün ve kaç gece geçti, bilmiyorum. Bıraktım artık saymayı.

Ben her nerede değilsem orada mutlu olabilecekmişim gibi gelir, diyordu Baudelaire. Senin ilkgençlik odanda okumuştuk bu satırları. Masanın üzerinde Darth Vader masken duruyordu. Yaşamın bana, yoldan ve gitmekten mülhem yazılmış bir tuhaf romandan armağan edildiğini bilmiyordum henüz. Bunu bilmiyorduk o vakitler ikimiz de. Dedim ya, fayrap kavgalardan yara almadan çıkabilecek kadar gençtik, şiirlere ve kiraz çiçeklerine inanıyorduk.

Sahi, hatırlıyor musun?

Hatırlamasan da olur. İncinmem hiç. Sahiden. Gitmeklerden yapılma benim hükmüm. Yol, unutulmaktan mülhem.

Sabaha karşı çalmasaydı sirenler, duvarla insanlar arasındaki boşluktaki o müphem yola düşmek kimin düşü olabilirdi ki! Şimdi, duvarın hangi tarafındayım, bilmiyorum. Fakat bu gece, duvarın olmadığım tarafında var olabilmek için, rica ettim, tüm bu yaşadığımızı sandığım şeylerin kederden bir rüya olması için. Ricam kabul edilmedi. Seninle yan yana gülebilmeyi isterdim yeniden bir fotoğrafta. Takım elbiseli ve hatta papyonlu o halinle ölesiyle dalga geçip seni öfkelendirmeyi. Sonra sarılabilmeyi yeniden. Yıllar evvel Hacopulo’da evham ve efkarın içinde kaybolmuş telaşlı suskunluklarını hatırlatmak ve işte hepsi geçti, şen olasın bundan sonra diyebilmek isterdim. Olmadı. Üzgünüm.

Başka bir gökyüzünün altındayım. Kar yağıyor.
Bu kez, yalnız başıma yürüyorum kayın ağaçlarının altında.
Seni ve Hacopulo’yu çok özlüyorum.