Her şey Karaköy kahvesinin yıkılmasıyla başladı

 

 

Çıkarılmış bir adamım bütün fotoğraflarından senin.

 
Yine akşam oluyor, Attila beş papele çorba buluyor ben beş krona kahve. Güneş boydan boya uzandıkça ayaklarımın dermanı kesiliyor. Aldırmıyorum. Bu ayaklar neye yarıyor şimdi böyle sürgün yollarını yürümekten başka. Yürüyorum. Beş krona bir kahve. Kahve biter bitmez bir beş kron daha earl grey için. Sütsüz lütfen. Yürüyorum. ‘Takatim kesildi sanırım’ diye bir ses adım çağırır gibi bir ses dönüp arkama baksam yüz yüze geleceğiz gibi bir ses. Gelmiyoruz. Gelmiyorlar. Gelmiyor. Zamanın şerhi, yitirdiğim takate fatura edilsin lütfen. Beş kron daha düş arka cepten. Çakmak. İki yıllık bir kalem. Yarısı içilmiş bir paket sigara. Sarı defter. Saman kağıdı değil. Olsa ne iyiydi. Camı kırık bir telefon mütemadiyen yaşam destek ünitesine bağlı. Yine de beş papele çorba içiyor Paris’te Attila. Oysa ben, oysa kadınımla ben yani, Emperyal Oteli arayıp bulamamaktan dönüp durmaktan sokaklar boyu yasal kurşunuyla yaklaşan polislerden tedirgin, kimlere kimlere gitmemiştik Emperyal Oteli’n sokağını bulabilmek için. ‘Vurdun, kanıma girdin, kabulümsün’ diyecektim. Tütün saracaktım ince kağıda. Bir nefes ben çekecektim bir nefes kadınım. O öksürünce kahkahalara boğulacaktık. Bulamadık. Ah ne yazık, çıkıp geldi Pia eliyle koymuş gibi buldu sakın deme dedim Singapur yolunda diye deme hem parasızım pasaportsuzum sabaha karşı rıhtımda Pia’yı göstermez bana çocuklar ben o değilim dedimse de anlamadı. Gözlerini devirdi. Devrilen bir otobüsün içinde gibi şuramda hala duruyor izi. Karnıma bir tank giriyor gibi seni düşlüyorum Pia!

Yorgunum, kahve artık midemi oyuyor. Yine de durmuyorum. Durup dinlenmiyorum. Şimdi dursam şuracıkta koşup yakalayacak beni elleri nehrin, yürüyorum, ayaklarım acıyor, olsun, dağılan bir ayakkabının anlattığı hüzünlü hikayeyi dinlememiştin de kızıvermiştin ya hani, işte öyle acıyor ve fakat durmak şimdi olmaz tam olarak tükenmiş hissettmiyorum varlığımı şu yokuşu da aşarım elbet şuraya çıkarım bak ondan sonra bayılıp kalabilirim işte o zaman sahiden yoruldum diyebilirim ve bayılıp kalmanın kaybolmanın muhteşem hazzına varabilirim. Hatırlıyorum. Bir sefer kaybolmuştum. Halep’in arka sokaklarına girmiştim bir gece yarısı. Tanıştığım bir çocuk yarı Türk yarı dünyalı yarıdan fazla tedirgin, gitme demişti de ben gitmiştim, kaybolmuştum. Taş sokakların vardığı son sınırda kentin bütün ışıkları sönmüştü de el yordamıyla bulmuştum dönüşü. Sabaha karşı hostele dönünce çocuk sütlü kahve getirmişti, güneşle beraber, sarı bir terasta Edip Cansever düşmüştü kucağıma. Otel odalarını sevmiyordum. Ne işi vardı tüm o dekorun bilmiyorum ama işte öylesi dağınığım öylesi telaşsız. Hayata rahat telaşsız dokunmaktan bahsetmiyorum. Telaş etmek bir yaşamak belirtisi, telaş etmek, kaçırılan trenlerin ardı sıra mesela, ikişer ikişer çıkılan merdivenlerin varmak istediği bir apartman dairesi, pekala telaşlı olabilir, yo hayır ben telaş etmiyorum. Mikrodalgada bir türlü çözülemeyen donmuş bir balık gibi yatıyor göğsümün içinde yaşamak. Ümitler doğurma kaygısına tutunmuş her kuştan bir şiir çıkaran adamlar gibi her sabahtan bir ümit.. Ah Tanrım burada yoruldum işte. Burada bitti tersyüzüm. Burada günahkarım ve rica ederim beni yargılama tüm bu olanlar için. Beni bilirsin, ben bilmiyorum oysa, yine de bilirsin beni, şu tek kişilik yer yatağına uzanıp sırt ağrılarımı üstüme çekince sana seslenip durduğumu bilirsin. Öyle diyordu ya hani ‘Sana seslendim durdum bu küçük odadan, sesimi duy, sensin benim pusulam’ ben öyle mi diyorum sahiden, bilmiyorum? Ama pusulayı hatırlıyorum. M’nin koluna işlenmiş bir dövmeydi. Karaköy’de bir akşam oturup içli içli sustuğumuz vakiterin birine mi denk gelmişti hatırlamıyorum. Ben dövme yaptırsam pusula yaptırmazdım. Yine de hala açıp açıp yeni dövme modellerine bakıyorum. Bir şeyleri unutmamak için bir takım tufanları ve ölümleri..

Attila beş papellik çorbasını bitirdi kalktı gitti. Ömer Haybo da kalktı o kalkınca. Kahvem bitti. Pera şimdi binlerce fersah uzakta hem bana hem Attila’ya. Oysa Sisler Bulvarı’na gelmiştim bir sefer, yan yana geçmiştik, Divan’da oturmuş vapur düdüklerini bekliyordun bense yaşayacağımı ümit ediyordum. Ve bu uzun yaşamak serüvenine tutunabilmek için iki liraya çorba ve makarna veren bir lokanta keşfetmiştim Çukurcuma’da. Tadı mühim değil, mühim olan tütün için yeni bir sayfa açabilmesi. Öyle değil mi? Karaköy’e inen merdivenlerde hep bu sayfayı yeni sayfayı yeniden sayfayı açabileceğimize dair bir şeyler konuştuğumuzu hatırlıyorum. Merdivenler döndükçe biz de dönüp duruyorduk aynı kelimelerin içinde. Havaalanları filan umrumuzda değil o zaman. Gerçi şimdi de umrumuzda değil ya. Ama bir dalın üzerine uzanmış güneşe bakıp bakıp sayfaları karıştırıyorduk. Her şey Karaköy kahvesinin yıkılmasıyla başladı. Hem de her şey. Bunu kimseye söylemedim. Gaz lambasının etrafında oturmuş bir gece vakti, cümleleri ümide ve tütüne üleştiriyorduk. Kahveyi yıkınca üçünden birini içeri attılar diğerlerini sürgüne. İncindim. Hayli derin. İncinmenin sözlük manasına vakıf değildim vakıf olmadığım bir çok ölüm gibi, bunca yorulmadan önce. Ama şimdi ayaklarım inatla direniyor asfalta. Sağolsunlar. Manasını yitirdiğini takatten düşmenin, onlar da farkındalar. Düşmek ancak bir yerlere çarpmanın garantisiyle anlam bulabilir. Yoksa laf ü güzaf.

Burada duracak mıyım? Bitmeli mi bu hikayesizlik burada? Bilmiyorum. Nerede duracağımı hiç bilmiyorum. Durmak, durabilmek trafik levhalarından öğrenilebilecek şey değil. Avukatın işsizliğini hatırlıyorum Şair Orhan Veli sokağındaki kahvecide oturup hayıflandığını. O da duramadı, biz iflah olmayız demişti zaten, peşi sıra yıktılar üzerinde ‘Şair Orhan Veli sokağı’ tabelası asılı olan binayı. Kahveciyi de kapatıp devren satılıktır tabelası asmışlar. Ben görmedim avukat söyledi. Bu haberi duyunca karnım acıktı. Çok papele gittim yemek yedim. Yoksa ağlayacaktım yine. Gerçi ağlamamak için yemek yeme telaşesi durduramadı hiçbir şeyi, aynı hengame baştan sardı. Deva olmuyor durmayı öğrenebilmeye hiçbir şey. Merakla çıkıyorum tartının üzerine her sabah ve her akşam. Bunu durduramıyorum, kilo vermemi durduramam gibi. Yine de Attila beş papele bir çorba içti ve bir bira sonra bir kadın çıktı geldi şuh bir şiire konu olacak.

 

Oysa şimdi Attila da uzak binlerce fersah zaten olmayan kadınlarına, ben de uzağım bin ışık yılı, kadınıma.

Ve yüzüm, çıkarılmış bir adam fotoğraflardan.

Bunu kimse bilmiyor.