Lâmiha’ya ulaşmayan mektupla ilgili meselenin şerhi

ça

 

 

Gözlerimi kapasam; tufanlar boşanıyor her gece mitralyözlerin okşadığı kalbimden.
Gözlerimi kapasam; unuttuğum uyku, unuttuğum sabah, unuttuğum gençliğim, sağanak halinde yağıyor ıssızlığıma.

Kapatmıyorum gözlerimi Lâmiha!

Dehşetli bir düşe düşecek ruhumu, tutabilecek hiçbir şey yok ve şiirler de dahil bu hiçbir şeye. Hiç bir şeyim bu damıtılmış hüzün içinde.

Parmaklarımı üzerinde gezdirdiğim mektubun diğer köşesinde ellerinin izi var;
Diyorsun ki çocuklarımız
Diyorsun ki Cihangir’de denize amors bir balkonda
Diyorsun ki umut ve sabah
Diyorsun ki fecrin açıldığı beyaza bürünmüş erik ağacı
Diyorsun ki ellerimizin büyük boşluğunu sarıp sarmalayacak deva olacak ecza olacak yaralarıma
Diyorsun ki vapur sesi martı çığlığı
Diyorsun ki ada rüzgarı gece yarısı haytalıkları
Deme öyle şeyler Lâmiha!
Deme bana umuttan bir haber
Ben ki ellerimle boğmuşum ışığımı
Kardeş katline fetva verip cigaralık saran adamların yüzlerinde gördüğüm
o tuhaf
o müzmin
o nefti tül
elimi, dilimi ,gözümü, kalbimi sarıp sarmalamış
beni salmış bir uzun, bitmek bilmez kışa
Bana umuttan bahis açma n’olursun!
Kalbim yorgun, kalbim, gün doğmadan infazı gerçekleşmiş idam mahkumlarının son duasını hıfz etmeyi vird bilmiş kendine, kalbim, dağılmış, un ufak olmuş bayat kurabiyeler gibi, ah bir kalbim vardı değil mi?!

Bana umuttan bir kelam deme Lâmiha

deme düşüp düşüp durduğum bu kuyuların vardığı bir dehliz vardığı bir nehir vardığı bir heyûla yok. Baştan ayağı tütünle kapatmak istedim acıyan yanlarımı. Öyle demişti ya hani kitapta yaşlı bir adam. ‘Tütün ve barut bas yarana, iyileşeceksin.’ Yalan söylemiş o adam da Lâmiha!

Turuncu göğe baktığımız kar akşamlarını da şimdi bir çırpıda geçirme içinden. Yapma işte Lâmiha! Ben bir haymatlosum; nasıl varsın dilim demeye, ‘yan yayana uyuyan çocuklarımızı parmak ucu sessizliği ile izleyip uzaktan, sarılıp gecenin orta yerinde arınır gibi tüm kahırdan zamanlardan, ferahfeza bir bahara bürünecek kalplerimiz’ nasıl diyeyim..

Nasıl diyeyim ben bu bitimsiz
bu bir lahza ışığa muhtaç
bu aysız gecenin orta yerinde
evimi özledim
kadınımı özledim
uyanıp uykulardan aynı sabaha aynı göğün altında, dostlara varmayı özledim
kumsalda çıplak ayak yürüyüp düş kurmayı özledim, diye nasıl diyeyim!

Demem, diyemem, deme bana umuttan sen de

Tam göğsümün orta yerini paslı bir tornavida oyuyor, durmaksızın oyuyor, dinlenmeden, yorulmadan, bilmiyor kimse.
Deme bana umuttan
İnanıveriyorum o vakit bahara ve sabaha
Oysa sırtımda tunçtan bir örsle uyandığım seherlerde kentlere ve gençliğime bombalar yağıyor

Yeni yetme ve korkak ve uykusuz bir er gibi dua ediyorum karanlığımın arkasına diz çöküp

“Tanrım, nolur, şimdi ölmek istemiyorum, nolur şimdi olmaz, bu serseri kurşunlardan beni de kolla”

Bilmesem Tanrı’nın beni duyduğunu, işte o vakit ölmek eczadır diye son düğümü de çözüp bırakıvereceğim şu ufuksuz denize varlığımı

Deme bana umuttan bir söz Lâmiha
İki yüz seksen dokuz gece oldu yaşamak düşümün üzerinden paletleriyle geçeli tanklar
Ben hala oradayım gözlerimi kapasam
Sofada uyuyakalmış yarı üşür yarı umutlu gençten bir çocuk
gözlerimi kapasam hala orada
Boşver Lâmiha
kapatmayayım gözlerimi bu gece daha
Kim bilecek ki!
Kim saracak kollarıyla darmadağın çocukluğuma şifa gibi!

Gök bir kayalık gibi üzerimde diyorum sokaklara düşüp ruhumu haylamaya çalıştığım vakitlerde. Gök bir kayalık gibi üzerimde. Bir kez daha tekrarlıyorum, bu kez sesli.

Son kez bir terasa çıkıp İstanbul’a veda ettiğim o gün geliyor hatırıma. Bilmiyorsun Lâmiha. Kimse bilmiyordu o terasta veda sigarası içtiğimi bir başıma. Çocuktum, uçurtmamın ipi parmağımı kesmişti. Aynı öyle bir gök vardı işte o gün de, devrilecek gibi duruyordu kentin üzerinde. Devrilmedi Lâmiha. Onun için bana umuttan deme, kaybedilmiş bir cengin arkasında bıraktığı neyse, oyum ben.

 

 

‘Ve eğer bir şekilde eve dönmeyi başarabilirsem Tanrı’ya ve kendime, bir yerlerde ufak ve sakin bir arazi bulup yerleşeceğime, hayatımın geri kalanını barış içinde geçireceğime söz verdim” Richard Winters