DİKEN

10

Gidişini yazacağımı bilseydim alışmazdım kalem tutmaya.
Sana;
‘Annem nasıl olsa tutar beni.’ deyip sandalyeye tırmanan bir çocuk gibi,
bir uçurumun yamacında tutunacak son dal gibi,
tünelden önceki son çıkış gibi
güveniyordum.
Bilseydim kazacağını sana bağladığım umutların altını,
açılmazdım bu kadar derinlere.
Soluk eşelemek olmuş işimiz.
Hiç çalamamış hep akort etmişiz.
Hep beslemiş ama büyüdüğünü hiç görememişiz.
Sensiz barındırmak istemiyorum melekleri hanemde.
Dikmiyorum bahçelerime şeftali ağacı.
Sokmuyorum arı kovanlarına elimi.
Gitmek de istemiyorum İstanbul’a.
Varsın İstanbul,
simit-çay sevdalılarının,
trafik çilekeşlerinin,
sindirilmişlerin
olsun.
Gönül,
memleket,
kader kısmet,
yalansızlık ister.
Senden o kadar yok ki artık.
İçim bulutsuz bir gökyüzü kadar boş.
Günah da işlemiyorum sevap da.
Tek şarkı uğruyor ara sıra dilime.
‘Bir sevmek bin defa ölmek demekmiş.’
Kim bir şeyi bir şeye bu kadar benzetebilmiş?
Sıçratmadan suda yürüyebilmek gibi;
acıtmadan gidebilmek de imkansızdır.
Elbette ki birisi yarınlarına koşabilmek için
diğerinin yarınlarını Şubat’lara gömecektir.
Gündüz ışık saçan çocuk, gece karanlığın uğramadığı bir karanlık olacaktır.
Kapatmıştı saçları alnının süt beyazını.
Ya gözleri!
Gamzelerine birazdan güldüğünde uçuşacak rahiya birikmişti.
Ya gözleri!
Elleri yeni doğmuş bir ceylan yavrusu kadar narindi.
Ya gözleri aptal, ya gözleri!
Yeşili severdi ama yeşil bakmazdı o.
Anlamalıydın o gözlerin başkasının bahçesi olduğunu.
Neyse artık.
Bize düşen kırıntıları toplamak başkalarının mutluluk sömürdüğü sofralardan.
İhanetin yırttığı gönlümüzü yamamak.
Erenlerin gördüğü yolu aramak.
Söz veriyorum gece.
Gözlerime resimlerini saplayıp kanattığımda,
son askerime kadar yokluğuyla savaştığımda
sen de sıkılıp gidene kadar onu anlattığımda
uyuyacağım.