İSTANBUL SENDROMU

Bir davet var İstanbul’un içinde.

Kirli havasından,

kirli insanından,

beyaz değil has yalanlarından,

korkmak ama alışmak…

Bu şehir,

ayakta kalmayı da,

ayağa düşmeyi de,

düşerken yılana sarılmayı da,

sarılırken yalanları göze almayı da,

söz vermeyi de sözünde durmamayı da,

kendin olmaktan nefret etmeyi de öğretir insana.

Sevişmeyi de öğretir.

Bazen bir kadınla,

bazen bir anıyla,

bazen denizinin yakamozlarıyla.

Fatih bu İstanbul’u fetheder miydi?

Nedim bu İstanbul’u matla eder miydi?

Bilmem.

Bildiğim,

bu memleketin taşı toprağı ne kadar altınsa,

taşında toprağında nefes almak, o kadar zehir.

Yine de görmediğimiz bir şeyler var demek ki.

Yoksa,

Aranır mıydı turistler gidecekleri yerleri böyleheyecanla?

Balık ekmek bu kadar çok gider miydi?

Meyhaneleri dolar mıydı geceli gündüzlü?

Babam, memleketini unutur muydu?

Demek ki biz de hala görmüyoruz.

Demek ki görmek İstanbul’un içini,

her soluyanına nasip değilmiş.

Güvensizlik, sinmiş kaldırımlarına.

Her adım, aslında tersine atılmak istenir gibi.

Unutmuşuz çoktan;

Her sokağın çıkmaz olmadığını,

beş dakikada bir metronun geleceğini,

arızanın mutlaka giderileceğini,

elektrik kesintisinin sadece 1 saatlik olduğunu,

illa ki havai fişeklerin bir yerlerde gökyüzünde patlayacağını,

iki delinin deli gömleklerini giyinip evleneceğini,

bir çocuğun yaşlı bir teyzeye yer vereceğini,

tekrardan sevilebileceğini.

Ya da vazgeçmişizdir belki.

Çünkü İstanbul öyle zor bir basamaktır ki,

çoğu çıkmayı değil geri dönmeyi tercih eder.

Farkları da en aza indirger.

Herkes, İstanbul makinesinde kopyalanır,

herhangi bir yere yapıştırılır.

Ama bilinir.

Korkulur ama alışılır ona.

En vefasızı bile özlemden yana,

2 aya kalmaz;

sıkışır köprü trafiğinde.

Alır soluğu Sultanahmet mahyasının önünde.

Bir gün ölür, sonraki gün unutulur.

O zaman anlar belki toprağı altın mı değil mi,

o zaman anlar İstanbul günah mı sevap mı.

Nedenini bilmiyoruz,

ölçüp biçemiyoruz.

Ama her seferinde anlıyoruz.

İstanbul’dan her zaman gidilir,

ama İstanbul’a her zaman geri dönülür.

Her vedanın eni sonu İstanbul’dur.